24 Kasım 2010 Çarşamba

A Clockwork Orange: Welly, welly, welly, welly, welly, welly, well!


"There was me." Stanley Kubrick şaheseri A Clockwork Orange bu sözle başlar. Türkçeye çevrilmiş haliyle "Ben vardım" der Alex. Evet bir Alex vardır ve onun üç droogisi. Fantastik bir barda süt (milk plus) içip Beethoven dinleyen ve diğer insanlara şiddet ve zorbalık uygulayan Alex ve onun küçük çetesinin zamanında izleyici ile buluşması pek kolay olmadı. Film uzun bir süre yasaklı kaldı, özgürlüğüne kavuştuğunda ise pek çok insanın tepkisini çekmekte gecikmedi. İnsan doğasındaki iyiliği ve kötülüğü, devletin insanı makineleştirmeye götüren ıslah etme politikasını, güçlünün ve zayıfın yer değiştirdiği bir dünyayı Kubrick'in oluşturduğu bir görsellikle izlemek herkes için pek kolay bir şey değildi tabii.  Anthony Burgess'in etkileyici romanı Kubrick'in elinde soğuk ve mesafeli bir başyapıta dönüşmüştü. Ve bu başyapıtı oluşturan tüm etmenler; hikayenin içerdiği şiddet, başta Malcolm McDowell olmak üzere tüm oyuncuların oyunculuğu, John Alcott'ın yarattığı görsellik, sanat yönetimi, kostümler, bu atmosferin yaratılmasında etkili olan tüm unsurlar, mükemmel bir uyum içerisindeydi. Şimdi emeği geçen herkese saygılarımızı sunalım ve biraz kostümlerden konuşalım.

70'li yılların tüm etkisini hissedebileceğimiz tüm o göz alıcı renklerin ( yoğun olarak kullanılmış pembe, kırmızı, mavi ve sarı gibi) yanında siyah ve beyaz, kahramanlarımızın  pek bilindik kıyafetlerinin ana tonunu oluşturuyor. Çetenin kıyafeti; siyah fötr şapka, beyaz gömlek ve beyaz pantolon. Şapka, gömlek, pantolon falan deyince akla gelen şık görüntüye tam anlamıyla tezat bir görüntü aslında bu. Yani bu kombinasyon Alex ve arkadaşlarında daha çok içlik diye tabir edebileceğimiz bir şekle bürünmüş. Bu kıyafetlere eşlik eden yardımcı öğelerle birlikte ortaya çıkan şey oldukça ürkütücü. Diğer kostümlerde ise renk çeşitliliği son noktada. Bilinçli ve son derece doğru bir tercihle abartılı bir şekilde kullanılan kostümlerin renkleri, punk ve grotesk bir dünyanın içinde kaybolmuşuz hissi yaratıyor. Bu kaybolmuşluk duygusu seyirci olarak filmin başından sonuna dek peşimizi bırakmıyor zaten. Normalde içimizi ısıtacak renklerin bize sıkıntı vermesi ve  kaçma isteği uyandırması boşuna değil. Çünkü bu grotesk hava yalnızca kostümlerle sınırlı kalmamış, sanat yönetiminde, filmin dekorlarında da aynı renk kullanımı mevcut. Romanın içerdiği baskıcı ve şiddetle dolu  ortamı kurarken elinde olan tüm öğeleri ( renk, obje vs.) özellikle aşırı bir miktarda ve uç noktalarda kullanarak bizde yabancılaşma etkisi yaratan prodüksiyon tasarımı alkışlanacak bir düzeyde. Kostüm tasarımcısı Milena Canonero sinema dünyasındaki bu ilk işinde fazlasıyla başarılı olarak ileride yapacağı çalışmalara mükemmel bir adım atmış oldu. Bu filmden sonra yine Kubrick ile çalıştı ve Barry Lyndon ile (sonraki yıllarda iki defa daha ulaşacağı) ilk Oscar ödülünü kazanmış oldu. Otomatik Portakal için nasıl bir hazırlık yaptığını, Stanley Kubrick'in onu nasıl cesaretlendirdiğini okumak isteyenler kendisiyle yapılmış şu kısa röportaja tıklayabilir.

Üzerinden geçen onca zamana rağmen bana göre sarsıcı etkisinden ve tuhaf kusursuzluğundan hiçbir şey kaybetmemiş olan Otomatik Portakal, her geçen gün şiddet ve karşı şiddetle şekillenmeye devam eden fabrikamızda tıkır tıkır işlemeye devam ediyor. Merak ediyorum sevgili Alex, sahiden ıslah olabildin mi?



 

 

 

 

5 yorum:

justine dedi ki...

Hey Poliş,
Bu yazıyı hiç ama hiç beklemiyordum, nasıl şaşırdım anlatamam! Ben bu filmi Ankara'da yasak kalktığı gibi izlemiştim. Sanırım 96 yılıydı, Gerede'den kaçıp, nefes almaya Ankara'ya gidiyordum. Bu filmi seyredince, ne nefes almıştım ama! Her şeyi etkileyiciydi filmin, konusu, oyunculuğu, müzikleri ve tabii kostümleri.

Çok güzel bir yazı hayatım, eline sağlık.
Sarıldım, kocaman.

Clea dedi ki...

Hah hay, nefes almak ha? İyi bir seçimmiş:) Teşekkürler canım.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Kitabını ayrı, filmini ayrı sevmiştim. Elbette barındırdığı ögeler bakımından oldukça ne t bir şiddet senfonisi gibi olsa da (belki de bu yüzden 9. senfoniyi de film için yeniden yorumladılar) Zaten amaç bu gerçekliği yalın hali ile göz önünde tutmaktı. Ve elbet de filmler ve giydikleri başlığına en uygun konuyu da temsil ettiği bir gerçek sonuç olarak filmi bu denli etkileyici kılan kostüm ve renk kombinasyonlarının dokuyu harekete geçirmesi, içeriği bir o kadar beslemesidir. Ne diyelim Güzel bir baş yapıt, Güzel bir konu...
Yazı için tebrikler

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Çok güzel, net ve bilgilendirici... Genelde kısa olan yazılara göre ekstra keyif verdiğini söylemeliyim.

Clea dedi ki...

teşekkürler güzel yorumlarınız için:)