22 Ağustos 2013 Perşembe

Sinema varoluşu giydiriyor


Det perfekte menneske-1967

Varoluşçu felsefenin öncülerinden Ponty, bedeni hem gören hem de görülen olarak tanımlar ve şöyle der; şeyler ve beden aynı kumaştan yapılmışlardır, beden kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Çünkü, görmek uzaktan sahip olmaktır. Ponty’nin sözlerinin izinden gider ve bedenimizle neredeyse bütünleşmiş (nüdist olmadığımızı varsayıp nadiren çıplak bedenimizle baş başa kaldığımızı düşünürsek) olan kıyafetlerimizi varoluşçu felsefeye yakınlaşmak için bir araç olarak kullanırsak nerelere varırız? Varoluşun özüne inemeyeceğimiz kesin, o halde en azından bedene bakışımızı şekillendiren kıyafetlere yakından bakarak onlara “sahip olmaya ne dersiniz? Bedenimizi ve yüreğimizi titreten, sarsan, uzaklara dalıp dalıp gitmemize neden olan, bunaltan, ruhumuza inen varoluşçu filmler ve onların kullandıkları kostümler belki en derin sorulara cevap bulmamızı sağlamayacak ama en azından o filmlerin dünyasına bir adım daha bizi yaklaştıracak.

İnsanın varlığını keşfetmesi, onu yeniden tanımlaması, varolmayla ilgili sorunları sinemanın her zaman ilgisini çekti. bu konuyla ilgilenmekten, filmlerindeki karakterlerinin kafasını bu tarz dertlerle yormaktan en çok keyif alan yönetmenlerden biri Jean Luc Godard. Godard’ın neredeyse her filminde karakterler bu dünya içerisinde varoluşlarını oluşturan her şeyle  ilgili düşünür ve izleyicisini de düşünmeye zorlarlar. Godard tıpkı Lars von Trier gibidir; çok sever ya da nefret edersiniz, haklı bulur ya da bulmazsınız ama filmlerinin üzerinde mutlaka düşünür ve tartışırsınız. Yönetmenin 1962 tarihli “Vivre sa vie” adlı filmi hem insanın varoluşunu sorgulaması hem de bizim kostümlerini sorgulamamız açısından mükemmel bir kaynak. Anna Karina’nın hayat verdiği Nana Kleinfrankenheim, oyuncu olma hevesiyle dolu olup kendini fahişeliğin kollarında bulan bir karakter. Nana’nın sahip olduğu her şeyi bırakıp kafasındaki hayale doğru ulaşma çabası, bu çabalama sırasındaki yaşadıkları bizi adım adım onun trajik sonuna doğru yaklaştırırken bir yandan da Nana’nın hayatı ve onun aracılığıyla kendi hayatımız hakkında sorgulama yapmamıza yol açıyor. “Hayatını yaşamak”, özgürlüğüne sahip olmayı istemek, hatalar yapmak ve tüm bunları yaparken yaşamının kontrolünü kaybetmek, özünün uçup gidişine seyirci kalmak, varoluşunun sonunu hazırlamak. Film bizi Nana aracılığıyla Hegel’in, Rousseau’nun felsefeleri arasında gezintiye çıkarırken bir yandan da Fransız modasının etkileyici taraflarını görmemizi sağlar. Çuval giyse bile yakışacakmış gibi duran Anna Karina’nın kendine has aurasıyla üzerinde taşıdığı kostümler Fransız tarzının tipik özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız bu “Fransız tarzı” biraz klişeleşmiş bir tabirdir ama doğruluk payı da taşır. Az topuklu ayakkabılar, kısa, modern bir saç kesimi, fırfırlı gömlekler ve onları tamamlayan triko hırkalar. İşte böyle bir görüntü Karina gibi bir güzellikle birleştiğinde ortaya “Fransız tarzı” çıkıyorJ. Nana, kocasını ve çocuğunu terk edip yeni bir yaşama yelken açtıktan sonra onu daha stilize kıyafetler içerisinde görmemiz şaşırtıcı değil. Bir karakterin farklı bir hayata geçmeye hazırlanışını onu “gören” seyirciye aktarmanın en iyi yollarından biri dış görüntüsü üzerinde göze çarpan bir değişiklik yapmaktır. Godard ve kostüm tasarımcısı Christiane Fageol, Vivre sa vie’de bunu oldukça iyi bir şekilde başarıyor. 

Vivre sa vie-1962

Akıllara Azrail ile oynanan satranç sahnesi ile kazınan Ingmar Bergman’ın nadide eserlerinden “Det sjunde inseglet”, Türkçesiyle Yedinci Mühür; din, Tanrı, yaşam, ölüm, var olmak, yok olmak, ölüm gibi kavramları sorgulayarak insanın içine işleyen gerilimli bir başyapıt. Yine kafa karıştırıcı soruların sorulduğu bir diğer Bergman şaheseri Winter Light benim kalbimde özel bir yere sahiptir ama Yedinci Mühür’de izledikten sonra insanın etkisinden kolayca kurtulamadığı eserlerden. Varoluşumuzun kaynağı Tanrı var mıdır? Varsa nerededir, çekilen acıların, yaşanılan vahşetin, ölümün arkasında gizlenen bir mantık bizi sonsuz bir mutluluğa mı taşıyacaktır? Film boyunca buna benzer bir sürü sorunun cevabını arayan şövalye  Antonius Block (kusursuz oyunculuğuyla Max von Sydow) yolculuğunda pek çok şey ile karşılaşır. Karşısına çıkan kişi ya da olaylar aradığı soruların cevaplarını vermez ama onun düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olur. Çekildiği dönem itibarıyla (1957) Bergman’ın filminde o sıralar en parlak zamanını yaşayan egzistansiyalizmden, Heidegger, Camus gibi düşünürlerin fikirlerinden bol miktarda bulmanız mümkün. Peki kostümsel olarak ne bulabiliriz? Hiçliğin ortasındaki kafası pek karışık bir şövalye nasıl giyinir? Pek tabii ortaçağ şövalyesi gibi! Zırhlı, haç desenli kıyafetler, her türlü abartı ve lüksten uzak elbiseler filmin hikayesine hizmet ediyor. Ölümü oynayan Bengt Ekerot’un kostümü ise simsiyah uzun başlıklı bir pelerin. Ölümü giydirmek için en doğru seçim. Bu görüntüyü oluştururken Bergman ve Ekerot birlikte karar vermiş. Bergman “Bilder”(İmgeler) kitabında şöyle diyor; Bengt Ekerot’la ben Ölüm’ün beyaz bir palyonçonun özelliklerini taşımasını düşündük: Bir palyaço maskesi ve bir kafatası karışımı.”

Det sjunde inseglet-1957

Bergman’ın, kostümleri Yedinci Mühür’e göre çok daha ön planda olan filmi Çığlıklar ve Fısıltılar (Viskningar och rop) yine “ölüm” temasından yola çıkarak insana ait her şeye; iletişimsizlik, kıskançlık, sevgi, iyilik, kötülük, mutluluk ve mutsuzluk ulaşabileceğimiz bir film. Çığlıklar ve Fısıltılar’da kostüm ve set tasarımı işbirliği içerisinde ilerliyor ve izleyicinin karşısına kıpkırmızı mekanlar ve bembeyaz kostümlerden oluşan, filmin yapısına son derece yakışan olağanüstü çarpıcılıkta görüntüler çıkıyor. Olanı olduğundan çok daha güzel göstermeyi başaran görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in ve yapım tasarımcısı, aynı zamanda kostüm tasarımcısı da olan Marik Vos-Lundh’in Bergman’ın öncülüğünde beraberce ortaya koydukları incelikli çalışmanın karşılığı her zaman “en iyiler” arasında yer alan bir film ve beraberinde gelen pek çok ödül oldu. Kırmızının en keskin tonunun kullanıldığı objelere ve mekanlara eşlik eden ağırlıklı olarak beyazın kullanıldığı kostümler filmde yoğun bir simgesel anlam taşıyor. Ölüm Agnes’i ( Harriet Andersson ) buluncaya kadar beyazlar içerisinde olan kadınlar ölüm’ün gelişiyle karalara bürünüyorlar. Kırmızı ise değişmiyor, olduğu yerde kalıyor, Bergman’a göre o; ruhun içi.


Viskningar och rop-1972

Peki, gerçekten şık bir şeyler görmek ister misiniz? O halde Agnes Varda’nın “Cléo de 5 à 7” (Cléo Beşten Yediye) adlı filmine bakmanız yeterli. Varda’nın 1962 tarihli bu güzel filmi adından da anlaşılacağı üzere bir kadının iki saatini anlatmaktadır. Oldukça güzel ve ünlü bir şarkıcı olan Cléo, kanser şüphesi nedeniyle yapılan biyopsinin sonuçlarını beklerken geçirdiği iki saatte tüm yaşamını, varlığını, bu dünyada nasıl bir anlam ifade ettiğini bulmaya çalışır. Kahramanımız beklemenin verdiği tedirginlikle Paris sokaklarında dolaşır durur. Bu sırada Cléo’nun yalnızlığını, başka insanlara olan uzaklığını, sadece güzelliğiyle şekillendirdiği davranışlarını izleriz. Sahip olduğu tek şeyin “güzelliği” olduğunu ancak onun da ellerinden kayıp gidebileceğini hissetmeye başlayan kadın, her fırsatta aynalara bakar, görüntüsünü seyreder ve ona çevrilen hayranlık ve arzu dolu bakışları yakaladığında mutlu olur. Varda gerçek zamanlı kurguyu kullanarak bir insanın varoluşunun anlamını sorgulamasını gösterir ve izleyici olarak tüm bu sorgulamayı kendimize yöneltmemizi sağlar. Filmin etkileyici konusuna eşlik eden birbirinden güzel kostümleri ne yazık ki hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğim Alyette Samazeuilh’in elinden çıkma. Cléo’nun büyük puantiyeli elbisesi, şapka dükkânında denediği şapkalar, siyah kolsuz elbisesinin üzerine taktığı kolye, gecelik ve sabahlıkları, hepsi son derece incelikle seçilmiş parçalar. Tüm kostüm ve aksesuarlar aktris Corinne Marchand’ın varlığıyla bütünleştiğinde ortaya son derece şık ve elegan bir görüntü çıkıyor. Ama tabii tüm bunlar sevgili Cléo’nun rahata ermesini sağlayamıyor. Dışı seni, içi beni yakar misali.

Cléo de 5 à 7-1962

Daha çok belgeselleri ve kısa filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Jørgen Leth, “Det Perfekte Menneske” (Mükemmel İnsan) adlı mükemmel kısa filminin adını bu başlık altında anmadan geçmeyelim. Film bir dış ses aracılığıyla (yönetmen Jørgen Leth’in kendi sesi) sorular sorarak ve gözlemleyerek mükemmel insanın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini bulmaya çalışır. Son derece sade bir anlayışla çekilmiş ancak etkileyiciliği oldukça fazla olan bu 13 dakikalık film, insan’ın en basit ihtiyaçlarını, (yeme-içme, giyinme, seks gibi) nasıl ve ne şekilde meydana getirdiğini, nasıl ve neye göre hareket ettiğini anlamaya çalışarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Mükemmel ve kusursuz bir insan var mıdır, olmalı mıdır gibi sorular soran Leth, her insanın temelde aynı şekilde hareket ettiğini, aynı şeylere üzüldüğünü ve aynı şeylerden mutlu olduğunu gösterir. O halde bizi birbirimizden ayıran, varoluşumuzu farklı kılan nedir? Tüm bu sorular karşısında bizi siyah-beyaz kısa bir yolculuğa çıkaran yönetmen, kendisiyle aynı ülkeden provakatif filmlerin yaratıcısı Lars von Trier’in de hayranlığını kazanmıştı. Bu kıskançlık ve gıpta etme duygularıyla örülü hayranlık, ortaya izlemesi pek zevkli başka bir filmi, De Fem Benspænd’ı (Beş Engel) çıkardı. Trier’in engeller koyarak filmi tekrar çekmesini istediği Leth, varını yoğuna katarak yine aynı kusursuzluğa ulaşmasını bildi. “Mükemmel İnsan”ın kostümlerine baktığımızda şunları görürüz; papyon, ceket, ayakkabı, pantolon, çizme, çorap, elbise, naylon çorap, sütyen, külot. İşte mükemmel insan böyle giyinir, “hepimiz gibi”. Dış görüntümüzü şekillendiren giydiklerimizi en basit haliyle tasvir ettiğimizde bunlara ulaşırız. Ancak onlara değer biçmeye başladığımızda farklılaşır ve birbirimizden uzaklaşırız. Sonuçta; ‘mükemmel insan’ın belki de tek kusuru, kalbinin ortasındaki beyaz, küçük bir lekedir.

Det Perfekte Menneske-1967
                                     
Varlığını sorgulayan bu karakterlerin üzerlerinde taşıdıkları kostümler birbirlerinden farklı olsa da onları her halükarda birbirine yakınlaştıran bir şey var; kafalarının içinde durmadan dolaşan bir soru; “Ben neden varım?” Madem Godard’ın “Vivre Sa Vie”si ile başladık yine onunla bitirelim. Anna Karina’nın kafede karşılaşıp sohbet ettiği adam Üç Silahşörler’den bir hikâye anlatır; “Porthos, uzun boylu, güçlü, biraz da aptal biridir. Hayatı boyunca hiç düşünmemiştir. Havaya uçurması için bir mahzene bomba yerleştirmesi gerekmektedir. Bombayı koyar, fitili ateşler ve koşarak uzaklaşır. Fakat birdenbire, gerçekten de 20 yıl sonra, düşünmeye başlar. Bir adımdan sonra diğerini atmak nasıl mümkündür diye… Porthos bu yüzden koşmasını durdurur. Daha fazla ileri gidemiyordur. Bomba patlar ve mahzen üzerine çöker. Omuzlarıyla bu çöküşü engellese de birkaç gün sonra, sıkışarak ölür. Hayatında ilk kez düşündüğünde bu onun ölümüne neden olmuştur.” Ve sanırım bu hikaye tüm yazıyı özetler; ne giyersen giy, varoluşunu kalbinden çıkaramazsın.

* Bu yazı daha önce futuristika.org için yazdığım ve orada yayınlanan bir yazıydı. Yoğun çalıştığım için yeni bir yazı yazamadım, bloğa bu kadar ara vermeye de gönlüm elvermedi :-)

10 yorum:

Buket dedi ki...

iyi ki yayınladın, harika bir yazı okudum ama lütfen bu kadar çok ara verme..

Clea dedi ki...

Buket,
çok teşekkürler:-)inan şu an öyle bir tempoyla çalışıyorum ki hiçbir şeye vaktim olmuyor, bu kadar ara vermek benim de hoşuma gitmiyor ama yapacak bir şey yok. şimdi bile setteyim, sabahlara kadar devam:-/

white glaze dedi ki...

Merhabalar;
Blogunuzu yeni keşfettim ve hemen takibe aldım.
421. takipçiniz benim.
Bu arada çok hoş bir çekilişim var, muhakkak beklerim :)
Sevgiler
http://http://whiteglaze.blogspot.com/2013/08/beyaz-srn-buyuk-cekilisi.html

Clea dedi ki...

white glaze;
çok teşekkürler. şu an çok yoğunum çekilişe katılamayacağım ama kazanacak olan izleyiciniz çok şanslı, sevgiler.

alkım dedi ki...

bu posta yorum yazmıştım ama yanlış yere yazmışım galiba;)

alkım dedi ki...

(gezi'ye gitmiş gönlüm, buraya da kopyalıyorum:)

Cleacım, bu nefis bir post olmuş. Okuduktan sonra adı geçen bütün filmleri, hem de arka arkaya izlemek istedim. Nereden aklına geldi bu blog fikri bilmiyorum ama bence bu derlemeler harika!
Eskiden sinemayla aramızdan su sızmazdı, şu sıralar biraz ihmal ediyorum -pek çok şeyi olduğu gibi:) Oturup arka arkaya nasıl iki Bergman filmi izlermişim bir zamanlar hayret ediyorum şimdi.
Geniş ve "sabırlı" zamanlar;)

Cleo'yu yıllar önce Toronto'da (videkasetini kiralayıp) izlemiştim. Varda'nın Vagabond'unu izlemek istiyorum aslında. Atladığım bir film.
Varoluş meseleleri aklıma nedense ilk başta İskandinav filmlerini getiriyor. Bir de şöyle bir şey: Isıtmayan bir güneş, tenha kırlar, büyük suskunluklar ve bir saat. Fazla Bergmann oldu di mi:)

Teşekkürler bu güzel yazı için. Çok severek okudum.
Sevgiler.

Clea dedi ki...

ne tatlısın alkım! yorumuna bu kadar geç cevap yazacak kadar trajik bir yoğunluktayım. bizim çekimler başladı. yine gün gece demeden çalışıyoruz. bir zamanlar ben de arka arkaya film izleme günleri filan yapardım, şimdi koşuşturmaktan hiçbir şeye fırsat kalmıyor. şu an ne isterdim biliyor musun? 'haritada bir nokta'nın herhangi bir yerinde olmak. senin anlattığın o güzelliklerin içindeki sakinliğe çok ihtiyacım var sanırım.

beni hiç yalnız bırakmadığın için ben teşekkür ederim sana. sarıldım, çok sevgiler.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Her okuduğumda daha da güzel ve farklı geliyor. Başlık ve kritikler çok hoş. İnsan daha çok izlemek ve öğrenmek istiyor. Gel gelelim ben yine kendi sığ ve her zamanki reddedici düşünüş biçimimi aşamıyor, varoluşçu felsefeye ve onun ürünlerine karşı olan mesafemi hatta ukalaca sayılabilecek küçümsememi yenemiyorum. Varlık yokluk, ölüm ve yaşam arasındaki bağı madde toplum ilişkisinden kopararak salt bir soyutlama nosyonlar kümesine indirgemeyi ise mazur göremiyorum. Tanrı var mıdır yok mudur? Ölüm gerçekten kara kıyafetler mi giymeli? Soruları da dahil; gerçek, somut yahut soyut olanların konumlanışlarının her birinin insanın madde ve birbirleri ile girdiği ilişkilerin birer yansıması ve bir kez cisimleştikten sonra ise yansımanın ötesinde nesnesi, bazen öznesi olduğu gerçeğinin varoluşçular tarafından görmezden gelinerek zorlama bir çıkışsızlığa kendilerini hapsetmeleri ve bu hapiste eylem içerisinde eylemsizlik yaratabilmeleri –az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, döndük baktık bir arpa boyu yol gittik- ile aram pek yok. Ponty’nin yazının başında alıntıladığın söyleminde beden diye ifade ettiğini zihin diye okursak kendinin bilincinde madde nosyonuna ne denli yaklaştığını görürüz. Keşke bir adım daha ileriye gitseymiş. Ama elbet yazının konusu burada bunu tartışmak değil ve ben yine çok uzağa düştüm. Sonuç olarak çok güzel bir konu ve yazı olmuş. Ellerini sağlık. O filmleri, kendime rağmen, bulup izlemeye çalışacağım.
Sevgiyle…

Clea dedi ki...

Vuslat,
çok geç kalmış bir cevap bu, biliyorum ama sen beni affedersin onu da biliyorum:-) inanılmaz bir tempoda çalışıyorum, çok uzağındayım tüm sosyal şeylerin. yorumun yine bambaşka yerlere götürüyor, üzerine konuşulacak çok şey var. ölüm sen nasıl istiyorsan öyle giyinir tabii, herkesin dünyasında başka bir şekle sahip. bergman efendi siyahı uygun görmüş işte:-)
yazımı beğenmen çok mutlu etti beni, sağolasın, selamlar, sevgiler çok.

Clea dedi ki...

Lara, çok teşekkürler, çok zarifsiniz:-)