5 Mayıs 2014 Pazartesi

Uyku, biraz uyku, bütün isteğim buydu

Endormies, Rupert Bunny

"uyku öyle bir sihirbazdır ki birleştirir ayrı düşenleri ve ayırır yanyana uyuyanları."

Çalışan insanın en büyük özlemi, bedenin gıdası, ruhun dinlencesi uykuyu anlatan en güzel satırlardan biri yazar Jonathan Coe'nun kaleminden dökülmüş. Bu güzel, tuhaf, gizemli sihirbaz bu yoğun iş zamanlarında günlerin arasına çekilen bir şerit işlevi görüyor. Çünkü her yeni gün aslında bir önceki günün aynısını yaşıyoruz. Her gün iş bitiminde paydos saatinden itibaren ne kadar uyunabileceği itinayla hesaplıyor tüm ekip tarafından.  Çok değil birkaç saat sonrasında da alarmın sesiyle ayaklar sürüyerek yataktan kalkılıyor, ne acı. Ve günler böylece geçip gidiyor işte. Çalışmak kötü, evet :-(


It Happened One Night-1934

You've Got Mail-1998

Closer-2004

13 Going on 30-2004

(500) Days of Summer-2009

 The Darjeeling Limited-2007

 Bridget Jones's Diary-2001

Cat on a Hot Tin Roof-1958

The Cincinnati Kid-1965

 Coco avant Chanel-2009

Dial M for Murder-1954

Indiscreet-1958

Rear Window-1954

Body Heat-1981

Meet the Parents-2000

Must Love Dogs-2005

Pyjama Girls-2010

 
Roman Holiday-1953

The Single Standard-1929

Mr. and Mrs. Smith-2007

P.S. I Love You-2007

Straw Dogs-2011

The Pajama Game-1957

The Innocents-1961

Whatever Works-2009

The Fuzzy Pink Nightgown-1957

29 Aralık 2013 Pazar

Renkler bir ilişkiyi kurtarır mı?

Take This Waltz, 2011

Uzun süredir bloğa bir şeyler yazmamamın acı getirisi olarak boş yeni yayın sayfasına bakıp duruyorum saatlerdir. Körelmek ya da nereden başlayacağını bilememek bu olsa gerek. İşte bunlar hep yoğun çalışma, yorgunluk, tembellik filan filan... Acı itiraf; birkaç haftadır sadece tembellik, kabul ediyorum. Neyse, konuya direkt bir giriş yapayım o halde. Filmi izleyeli, izleyip de beğenmeyeli epey oldu. Evet, Take This Waltz (Bu Dans Senin) bence çok kötü bir film. İlişkinin sıradanlaşması, yeni heyecanlar, farklı bir beden, hayatın durağanlığı gibi dramatik olarak her zaman ilgi çeken başlıklar filmde içi doldurulamamış ya da şöyle söylemek belki daha doğru doldurulmaya çalışılmış ancak o kadar nafile bir çaba olarak kalmış ki bu, aynı konular üzerinde dönen diğer iyi filmlerin yanında Take This Waltz parodi gibi kalıyor. Başladıktan kısa bir süre sonra beceriksizliğini belli eden film, finale doğru ilerleyen çoğu sahnesinde ise maalesef gülünç duruma düşmekten kurtulamıyor. Misal, izleyeli bu kadar zaman olmuşken Margot'nun yeni ilişkisiyle de sıradanlığa giden yolculuğunu anlatan, cinsel yaşamlarının adım adım değişmesinin aktarıldığı zaman aşımı sahnesi filmi beraber izlediğim justine ile beni kahkahalara boğarak tatlı bir kapanış yapmamızı sağlamıştı. Özgür ruh Daniel karakterinin çekçekcilik yaparak para kazanmasına (güya!), eş konumundaki karton karakterimiz Lou'nun tavuk yemekleriyle bütünleşmesine, Sarah Silverman'ın canlandırdığı Geraldine karakterinin lüzumsuz iniş çıkışlarına ve daha pek çok manasız şeye katlanabilirseniz birkaç iyi an yakayabilirsiniz tabii filmde ama ne derler bozuk saat bile... yani o kadar olsun artık. 



Sarah Polley'in yönetmen olarak adını duyurduğu bir önceki filmi Away From Her bu filme göre çok daha yetkin, söylemek istediğini sakin bir dille aktarabilen bir filmdi. Sanırım varolan bir metinden yola çıkılmış olması ve Polley'in senaryo yazımında yalnız olmamasının bu duruma katkısı büyüktür. Keşke yönetmenimiz görsel olarak yarattığı pastel dünyayı oluşturan, neredeyse milimetrik olarak hesapladığı renk kullanımı üzerine kafa yorduğu kadar diğer can alıcı noktalar üzerine de titizlenseydi. Sıcak tonlardaki renklerin ekranda cıvıldadığı bu görsel dünya bile maalesef o kadar 'yapılma' duruyor ki ilgiyi dağıtıyor, her bir noktanın hesaplı boyanışının belli olması sahici bir atmosferin oluşmasına izin vermiyor. Almadovar filmlerinin 'ben buradayım' diye bağırmayan görsel dünyası ne kadar doğal ve ne kadar filmin içindeyse burada da o kadar iğreti. Pek tabii kostümlerde bu renkli tasarıma hizmet eden nitelikte. Ama en azından bu noktada aşırıya kaçılmamış. Ortada kırmızı, mavi, sarı, turuncu ve yeşilin en canlı tonlarından basit ama sevimli elbiseler, gömlekler, tişörtler var. Michelle Williams'ın canlandırdığı Margot karakterinin sürekli değişen modanın rüzgarından uzak, kendine has, romantik bir stili var. Kostüm tasarımcısı Lea Carlson Margot'nun gardrobunu bazı parçaları yeni, bazılarını ise vintage kıyafetler kullanarak oluşturmuş. Karakteri sadece sevimli bir kılığa büründürüp bunun üzerinden bir çekicilik yaratmak yerine sıcak, doğal bir tarz yaratmak istemiş. Filmin iki erkeği ise film boyunca rahatlığın ön planda olduğu gömlekler, tişörtler ve spor ayakkabılarla dolanarak filmi tamamlıyorlar.

Leonard Cohen'in o güzel şarkısından ismini alan Take This Waltz, ilişkiler üzerine sağlam tespitlerde bulunup keyifli bir seyirlik olarak tavsiye edeceğim bir film değil. Maalesef filmde yer alan o güzel renkler ne filmin içindeki ilişkileri, ne de filmin kendisini kurtaramıyor. Çok değil Polley'in filminden bir sene önce yine Michelle Williams'ın başrolünde olduğu, 2010 yılında izleyici karşısına çıkan Blue Valentine ise Take This Valtz'un sahip olmadığı her şeye sahip, gönül rahatlığıyla henüz izlememiş olanlara önerebilirim. Bu filme ise Williams'ın üzerinde taşıdığı renkli ve şirin stili görmek için göz atabilirsiniz. Biraz acımasız mı oldu? Eh hayat da öyle, aşk da, ne yapalım? :-)



















22 Ağustos 2013 Perşembe

Sinema varoluşu giydiriyor


Det perfekte menneske-1967

Varoluşçu felsefenin öncülerinden Ponty, bedeni hem gören hem de görülen olarak tanımlar ve şöyle der; şeyler ve beden aynı kumaştan yapılmışlardır, beden kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Çünkü, görmek uzaktan sahip olmaktır. Ponty’nin sözlerinin izinden gider ve bedenimizle neredeyse bütünleşmiş (nüdist olmadığımızı varsayıp nadiren çıplak bedenimizle baş başa kaldığımızı düşünürsek) olan kıyafetlerimizi varoluşçu felsefeye yakınlaşmak için bir araç olarak kullanırsak nerelere varırız? Varoluşun özüne inemeyeceğimiz kesin, o halde en azından bedene bakışımızı şekillendiren kıyafetlere yakından bakarak onlara “sahip olmaya ne dersiniz? Bedenimizi ve yüreğimizi titreten, sarsan, uzaklara dalıp dalıp gitmemize neden olan, bunaltan, ruhumuza inen varoluşçu filmler ve onların kullandıkları kostümler belki en derin sorulara cevap bulmamızı sağlamayacak ama en azından o filmlerin dünyasına bir adım daha bizi yaklaştıracak.

İnsanın varlığını keşfetmesi, onu yeniden tanımlaması, varolmayla ilgili sorunları sinemanın her zaman ilgisini çekti. bu konuyla ilgilenmekten, filmlerindeki karakterlerinin kafasını bu tarz dertlerle yormaktan en çok keyif alan yönetmenlerden biri Jean Luc Godard. Godard’ın neredeyse her filminde karakterler bu dünya içerisinde varoluşlarını oluşturan her şeyle  ilgili düşünür ve izleyicisini de düşünmeye zorlarlar. Godard tıpkı Lars von Trier gibidir; çok sever ya da nefret edersiniz, haklı bulur ya da bulmazsınız ama filmlerinin üzerinde mutlaka düşünür ve tartışırsınız. Yönetmenin 1962 tarihli “Vivre sa vie” adlı filmi hem insanın varoluşunu sorgulaması hem de bizim kostümlerini sorgulamamız açısından mükemmel bir kaynak. Anna Karina’nın hayat verdiği Nana Kleinfrankenheim, oyuncu olma hevesiyle dolu olup kendini fahişeliğin kollarında bulan bir karakter. Nana’nın sahip olduğu her şeyi bırakıp kafasındaki hayale doğru ulaşma çabası, bu çabalama sırasındaki yaşadıkları bizi adım adım onun trajik sonuna doğru yaklaştırırken bir yandan da Nana’nın hayatı ve onun aracılığıyla kendi hayatımız hakkında sorgulama yapmamıza yol açıyor. “Hayatını yaşamak”, özgürlüğüne sahip olmayı istemek, hatalar yapmak ve tüm bunları yaparken yaşamının kontrolünü kaybetmek, özünün uçup gidişine seyirci kalmak, varoluşunun sonunu hazırlamak. Film bizi Nana aracılığıyla Hegel’in, Rousseau’nun felsefeleri arasında gezintiye çıkarırken bir yandan da Fransız modasının etkileyici taraflarını görmemizi sağlar. Çuval giyse bile yakışacakmış gibi duran Anna Karina’nın kendine has aurasıyla üzerinde taşıdığı kostümler Fransız tarzının tipik özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız bu “Fransız tarzı” biraz klişeleşmiş bir tabirdir ama doğruluk payı da taşır. Az topuklu ayakkabılar, kısa, modern bir saç kesimi, fırfırlı gömlekler ve onları tamamlayan triko hırkalar. İşte böyle bir görüntü Karina gibi bir güzellikle birleştiğinde ortaya “Fransız tarzı” çıkıyorJ. Nana, kocasını ve çocuğunu terk edip yeni bir yaşama yelken açtıktan sonra onu daha stilize kıyafetler içerisinde görmemiz şaşırtıcı değil. Bir karakterin farklı bir hayata geçmeye hazırlanışını onu “gören” seyirciye aktarmanın en iyi yollarından biri dış görüntüsü üzerinde göze çarpan bir değişiklik yapmaktır. Godard ve kostüm tasarımcısı Christiane Fageol, Vivre sa vie’de bunu oldukça iyi bir şekilde başarıyor. 

Vivre sa vie-1962

Akıllara Azrail ile oynanan satranç sahnesi ile kazınan Ingmar Bergman’ın nadide eserlerinden “Det sjunde inseglet”, Türkçesiyle Yedinci Mühür; din, Tanrı, yaşam, ölüm, var olmak, yok olmak, ölüm gibi kavramları sorgulayarak insanın içine işleyen gerilimli bir başyapıt. Yine kafa karıştırıcı soruların sorulduğu bir diğer Bergman şaheseri Winter Light benim kalbimde özel bir yere sahiptir ama Yedinci Mühür’de izledikten sonra insanın etkisinden kolayca kurtulamadığı eserlerden. Varoluşumuzun kaynağı Tanrı var mıdır? Varsa nerededir, çekilen acıların, yaşanılan vahşetin, ölümün arkasında gizlenen bir mantık bizi sonsuz bir mutluluğa mı taşıyacaktır? Film boyunca buna benzer bir sürü sorunun cevabını arayan şövalye  Antonius Block (kusursuz oyunculuğuyla Max von Sydow) yolculuğunda pek çok şey ile karşılaşır. Karşısına çıkan kişi ya da olaylar aradığı soruların cevaplarını vermez ama onun düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olur. Çekildiği dönem itibarıyla (1957) Bergman’ın filminde o sıralar en parlak zamanını yaşayan egzistansiyalizmden, Heidegger, Camus gibi düşünürlerin fikirlerinden bol miktarda bulmanız mümkün. Peki kostümsel olarak ne bulabiliriz? Hiçliğin ortasındaki kafası pek karışık bir şövalye nasıl giyinir? Pek tabii ortaçağ şövalyesi gibi! Zırhlı, haç desenli kıyafetler, her türlü abartı ve lüksten uzak elbiseler filmin hikayesine hizmet ediyor. Ölümü oynayan Bengt Ekerot’un kostümü ise simsiyah uzun başlıklı bir pelerin. Ölümü giydirmek için en doğru seçim. Bu görüntüyü oluştururken Bergman ve Ekerot birlikte karar vermiş. Bergman “Bilder”(İmgeler) kitabında şöyle diyor; Bengt Ekerot’la ben Ölüm’ün beyaz bir palyonçonun özelliklerini taşımasını düşündük: Bir palyaço maskesi ve bir kafatası karışımı.”

Det sjunde inseglet-1957

Bergman’ın, kostümleri Yedinci Mühür’e göre çok daha ön planda olan filmi Çığlıklar ve Fısıltılar (Viskningar och rop) yine “ölüm” temasından yola çıkarak insana ait her şeye; iletişimsizlik, kıskançlık, sevgi, iyilik, kötülük, mutluluk ve mutsuzluk ulaşabileceğimiz bir film. Çığlıklar ve Fısıltılar’da kostüm ve set tasarımı işbirliği içerisinde ilerliyor ve izleyicinin karşısına kıpkırmızı mekanlar ve bembeyaz kostümlerden oluşan, filmin yapısına son derece yakışan olağanüstü çarpıcılıkta görüntüler çıkıyor. Olanı olduğundan çok daha güzel göstermeyi başaran görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in ve yapım tasarımcısı, aynı zamanda kostüm tasarımcısı da olan Marik Vos-Lundh’in Bergman’ın öncülüğünde beraberce ortaya koydukları incelikli çalışmanın karşılığı her zaman “en iyiler” arasında yer alan bir film ve beraberinde gelen pek çok ödül oldu. Kırmızının en keskin tonunun kullanıldığı objelere ve mekanlara eşlik eden ağırlıklı olarak beyazın kullanıldığı kostümler filmde yoğun bir simgesel anlam taşıyor. Ölüm Agnes’i ( Harriet Andersson ) buluncaya kadar beyazlar içerisinde olan kadınlar ölüm’ün gelişiyle karalara bürünüyorlar. Kırmızı ise değişmiyor, olduğu yerde kalıyor, Bergman’a göre o; ruhun içi.


Viskningar och rop-1972

Peki, gerçekten şık bir şeyler görmek ister misiniz? O halde Agnes Varda’nın “Cléo de 5 à 7” (Cléo Beşten Yediye) adlı filmine bakmanız yeterli. Varda’nın 1962 tarihli bu güzel filmi adından da anlaşılacağı üzere bir kadının iki saatini anlatmaktadır. Oldukça güzel ve ünlü bir şarkıcı olan Cléo, kanser şüphesi nedeniyle yapılan biyopsinin sonuçlarını beklerken geçirdiği iki saatte tüm yaşamını, varlığını, bu dünyada nasıl bir anlam ifade ettiğini bulmaya çalışır. Kahramanımız beklemenin verdiği tedirginlikle Paris sokaklarında dolaşır durur. Bu sırada Cléo’nun yalnızlığını, başka insanlara olan uzaklığını, sadece güzelliğiyle şekillendirdiği davranışlarını izleriz. Sahip olduğu tek şeyin “güzelliği” olduğunu ancak onun da ellerinden kayıp gidebileceğini hissetmeye başlayan kadın, her fırsatta aynalara bakar, görüntüsünü seyreder ve ona çevrilen hayranlık ve arzu dolu bakışları yakaladığında mutlu olur. Varda gerçek zamanlı kurguyu kullanarak bir insanın varoluşunun anlamını sorgulamasını gösterir ve izleyici olarak tüm bu sorgulamayı kendimize yöneltmemizi sağlar. Filmin etkileyici konusuna eşlik eden birbirinden güzel kostümleri ne yazık ki hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğim Alyette Samazeuilh’in elinden çıkma. Cléo’nun büyük puantiyeli elbisesi, şapka dükkânında denediği şapkalar, siyah kolsuz elbisesinin üzerine taktığı kolye, gecelik ve sabahlıkları, hepsi son derece incelikle seçilmiş parçalar. Tüm kostüm ve aksesuarlar aktris Corinne Marchand’ın varlığıyla bütünleştiğinde ortaya son derece şık ve elegan bir görüntü çıkıyor. Ama tabii tüm bunlar sevgili Cléo’nun rahata ermesini sağlayamıyor. Dışı seni, içi beni yakar misali.

Cléo de 5 à 7-1962

Daha çok belgeselleri ve kısa filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Jørgen Leth, “Det Perfekte Menneske” (Mükemmel İnsan) adlı mükemmel kısa filminin adını bu başlık altında anmadan geçmeyelim. Film bir dış ses aracılığıyla (yönetmen Jørgen Leth’in kendi sesi) sorular sorarak ve gözlemleyerek mükemmel insanın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini bulmaya çalışır. Son derece sade bir anlayışla çekilmiş ancak etkileyiciliği oldukça fazla olan bu 13 dakikalık film, insan’ın en basit ihtiyaçlarını, (yeme-içme, giyinme, seks gibi) nasıl ve ne şekilde meydana getirdiğini, nasıl ve neye göre hareket ettiğini anlamaya çalışarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Mükemmel ve kusursuz bir insan var mıdır, olmalı mıdır gibi sorular soran Leth, her insanın temelde aynı şekilde hareket ettiğini, aynı şeylere üzüldüğünü ve aynı şeylerden mutlu olduğunu gösterir. O halde bizi birbirimizden ayıran, varoluşumuzu farklı kılan nedir? Tüm bu sorular karşısında bizi siyah-beyaz kısa bir yolculuğa çıkaran yönetmen, kendisiyle aynı ülkeden provakatif filmlerin yaratıcısı Lars von Trier’in de hayranlığını kazanmıştı. Bu kıskançlık ve gıpta etme duygularıyla örülü hayranlık, ortaya izlemesi pek zevkli başka bir filmi, De Fem Benspænd’ı (Beş Engel) çıkardı. Trier’in engeller koyarak filmi tekrar çekmesini istediği Leth, varını yoğuna katarak yine aynı kusursuzluğa ulaşmasını bildi. “Mükemmel İnsan”ın kostümlerine baktığımızda şunları görürüz; papyon, ceket, ayakkabı, pantolon, çizme, çorap, elbise, naylon çorap, sütyen, külot. İşte mükemmel insan böyle giyinir, “hepimiz gibi”. Dış görüntümüzü şekillendiren giydiklerimizi en basit haliyle tasvir ettiğimizde bunlara ulaşırız. Ancak onlara değer biçmeye başladığımızda farklılaşır ve birbirimizden uzaklaşırız. Sonuçta; ‘mükemmel insan’ın belki de tek kusuru, kalbinin ortasındaki beyaz, küçük bir lekedir.

Det Perfekte Menneske-1967
                                     
Varlığını sorgulayan bu karakterlerin üzerlerinde taşıdıkları kostümler birbirlerinden farklı olsa da onları her halükarda birbirine yakınlaştıran bir şey var; kafalarının içinde durmadan dolaşan bir soru; “Ben neden varım?” Madem Godard’ın “Vivre Sa Vie”si ile başladık yine onunla bitirelim. Anna Karina’nın kafede karşılaşıp sohbet ettiği adam Üç Silahşörler’den bir hikâye anlatır; “Porthos, uzun boylu, güçlü, biraz da aptal biridir. Hayatı boyunca hiç düşünmemiştir. Havaya uçurması için bir mahzene bomba yerleştirmesi gerekmektedir. Bombayı koyar, fitili ateşler ve koşarak uzaklaşır. Fakat birdenbire, gerçekten de 20 yıl sonra, düşünmeye başlar. Bir adımdan sonra diğerini atmak nasıl mümkündür diye… Porthos bu yüzden koşmasını durdurur. Daha fazla ileri gidemiyordur. Bomba patlar ve mahzen üzerine çöker. Omuzlarıyla bu çöküşü engellese de birkaç gün sonra, sıkışarak ölür. Hayatında ilk kez düşündüğünde bu onun ölümüne neden olmuştur.” Ve sanırım bu hikaye tüm yazıyı özetler; ne giyersen giy, varoluşunu kalbinden çıkaramazsın.

* Bu yazı daha önce futuristika.org için yazdığım ve orada yayınlanan bir yazıydı. Yoğun çalıştığım için yeni bir yazı yazamadım, bloğa bu kadar ara vermeye de gönlüm elvermedi :-)