Det perfekte menneske-1967
Varoluşçu felsefenin öncülerinden Ponty, bedeni hem gören hem de görülen olarak tanımlar ve şöyle der; şeyler ve beden aynı kumaştan yapılmışlardır, beden kendini gören olarak görmektedir, kendine dokunan olarak dokunmaktadır, kendisi için görünür ve hissedilirdir. Çünkü, görmek uzaktan sahip olmaktır. Ponty’nin sözlerinin izinden gider ve bedenimizle neredeyse bütünleşmiş (nüdist olmadığımızı varsayıp nadiren çıplak bedenimizle baş başa kaldığımızı düşünürsek) olan kıyafetlerimizi varoluşçu felsefeye yakınlaşmak için bir araç olarak kullanırsak nerelere varırız? Varoluşun özüne inemeyeceğimiz kesin, o halde en azından bedene bakışımızı şekillendiren kıyafetlere yakından bakarak onlara “sahip olmaya ne dersiniz? Bedenimizi ve yüreğimizi titreten, sarsan, uzaklara dalıp dalıp gitmemize neden olan, bunaltan, ruhumuza inen varoluşçu filmler ve onların kullandıkları kostümler belki en derin sorulara cevap bulmamızı sağlamayacak ama en azından o filmlerin dünyasına bir adım daha bizi yaklaştıracak.
İnsanın varlığını keşfetmesi, onu yeniden tanımlaması, varolmayla ilgili sorunları sinemanın her zaman ilgisini çekti. bu konuyla ilgilenmekten, filmlerindeki karakterlerinin kafasını bu tarz dertlerle yormaktan en çok keyif alan yönetmenlerden biri Jean Luc Godard. Godard’ın neredeyse her filminde karakterler bu dünya içerisinde varoluşlarını oluşturan her şeyle ilgili düşünür ve izleyicisini de düşünmeye zorlarlar. Godard tıpkı Lars von Trier gibidir; çok sever ya da nefret edersiniz, haklı bulur ya da bulmazsınız ama filmlerinin üzerinde mutlaka düşünür ve tartışırsınız. Yönetmenin 1962 tarihli “Vivre sa vie” adlı filmi hem insanın varoluşunu sorgulaması hem de bizim kostümlerini sorgulamamız açısından mükemmel bir kaynak. Anna Karina’nın hayat verdiği Nana Kleinfrankenheim, oyuncu olma hevesiyle dolu olup kendini fahişeliğin kollarında bulan bir karakter. Nana’nın sahip olduğu her şeyi bırakıp kafasındaki hayale doğru ulaşma çabası, bu çabalama sırasındaki yaşadıkları bizi adım adım onun trajik sonuna doğru yaklaştırırken bir yandan da Nana’nın hayatı ve onun aracılığıyla kendi hayatımız hakkında sorgulama yapmamıza yol açıyor. “Hayatını yaşamak”, özgürlüğüne sahip olmayı istemek, hatalar yapmak ve tüm bunları yaparken yaşamının kontrolünü kaybetmek, özünün uçup gidişine seyirci kalmak, varoluşunun sonunu hazırlamak. Film bizi Nana aracılığıyla Hegel’in, Rousseau’nun felsefeleri arasında gezintiye çıkarırken bir yandan da Fransız modasının etkileyici taraflarını görmemizi sağlar. Çuval giyse bile yakışacakmış gibi duran Anna Karina’nın kendine has aurasıyla üzerinde taşıdığı kostümler Fransız tarzının tipik özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız bu “Fransız tarzı” biraz klişeleşmiş bir tabirdir ama doğruluk payı da taşır. Az topuklu ayakkabılar, kısa, modern bir saç kesimi, fırfırlı gömlekler ve onları tamamlayan triko hırkalar. İşte böyle bir görüntü Karina gibi bir güzellikle birleştiğinde ortaya “Fransız tarzı” çıkıyorJ. Nana, kocasını ve çocuğunu terk edip yeni bir yaşama yelken açtıktan sonra onu daha stilize kıyafetler içerisinde görmemiz şaşırtıcı değil. Bir karakterin farklı bir hayata geçmeye hazırlanışını onu “gören” seyirciye aktarmanın en iyi yollarından biri dış görüntüsü üzerinde göze çarpan bir değişiklik yapmaktır. Godard ve kostüm tasarımcısı Christiane Fageol, Vivre sa vie’de bunu oldukça iyi bir şekilde başarıyor.
Akıllara Azrail ile oynanan satranç sahnesi ile kazınan Ingmar Bergman’ın nadide eserlerinden “Det sjunde inseglet”, Türkçesiyle Yedinci Mühür; din, Tanrı, yaşam, ölüm, var olmak, yok olmak, ölüm gibi kavramları sorgulayarak insanın içine işleyen gerilimli bir başyapıt. Yine kafa karıştırıcı soruların sorulduğu bir diğer Bergman şaheseri Winter Light benim kalbimde özel bir yere sahiptir ama Yedinci Mühür’de izledikten sonra insanın etkisinden kolayca kurtulamadığı eserlerden. Varoluşumuzun kaynağı Tanrı var mıdır? Varsa nerededir, çekilen acıların, yaşanılan vahşetin, ölümün arkasında gizlenen bir mantık bizi sonsuz bir mutluluğa mı taşıyacaktır? Film boyunca buna benzer bir sürü sorunun cevabını arayan şövalye Antonius Block (kusursuz oyunculuğuyla Max von Sydow) yolculuğunda pek çok şey ile karşılaşır. Karşısına çıkan kişi ya da olaylar aradığı soruların cevaplarını vermez ama onun düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olur. Çekildiği dönem itibarıyla (1957) Bergman’ın filminde o sıralar en parlak zamanını yaşayan egzistansiyalizmden, Heidegger, Camus gibi düşünürlerin fikirlerinden bol miktarda bulmanız mümkün. Peki kostümsel olarak ne bulabiliriz? Hiçliğin ortasındaki kafası pek karışık bir şövalye nasıl giyinir? Pek tabii ortaçağ şövalyesi gibi! Zırhlı, haç desenli kıyafetler, her türlü abartı ve lüksten uzak elbiseler filmin hikayesine hizmet ediyor. Ölümü oynayan Bengt Ekerot’un kostümü ise simsiyah uzun başlıklı bir pelerin. Ölümü giydirmek için en doğru seçim. Bu görüntüyü oluştururken Bergman ve Ekerot birlikte karar vermiş. Bergman “Bilder”(İmgeler) kitabında şöyle diyor; Bengt Ekerot’la ben Ölüm’ün beyaz bir palyonçonun özelliklerini taşımasını düşündük: Bir palyaço maskesi ve bir kafatası karışımı.”
Bergman’ın, kostümleri Yedinci Mühür’e göre çok daha ön planda olan filmi Çığlıklar ve Fısıltılar (Viskningar och rop) yine “ölüm” temasından yola çıkarak insana ait her şeye; iletişimsizlik, kıskançlık, sevgi, iyilik, kötülük, mutluluk ve mutsuzluk ulaşabileceğimiz bir film. Çığlıklar ve Fısıltılar’da kostüm ve set tasarımı işbirliği içerisinde ilerliyor ve izleyicinin karşısına kıpkırmızı mekanlar ve bembeyaz kostümlerden oluşan, filmin yapısına son derece yakışan olağanüstü çarpıcılıkta görüntüler çıkıyor. Olanı olduğundan çok daha güzel göstermeyi başaran görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in ve yapım tasarımcısı, aynı zamanda kostüm tasarımcısı da olan Marik Vos-Lundh’in Bergman’ın öncülüğünde beraberce ortaya koydukları incelikli çalışmanın karşılığı her zaman “en iyiler” arasında yer alan bir film ve beraberinde gelen pek çok ödül oldu. Kırmızının en keskin tonunun kullanıldığı objelere ve mekanlara eşlik eden ağırlıklı olarak beyazın kullanıldığı kostümler filmde yoğun bir simgesel anlam taşıyor.
Ölüm Agnes’i ( Harriet Andersson ) buluncaya kadar beyazlar içerisinde olan kadınlar ölüm’ün gelişiyle karalara bürünüyorlar. Kırmızı ise değişmiyor, olduğu yerde kalıyor, Bergman’a göre o;
ruhun içi.
Viskningar och rop-1972
Peki, gerçekten şık bir şeyler görmek ister misiniz? O halde
Agnes Varda’nın “Cléo de 5 à 7” (Cléo Beşten Yediye) adlı filmine bakmanız
yeterli. Varda’nın 1962 tarihli bu güzel filmi adından da anlaşılacağı üzere
bir kadının iki saatini anlatmaktadır. Oldukça güzel ve ünlü bir şarkıcı olan
Cléo, kanser şüphesi nedeniyle yapılan biyopsinin sonuçlarını beklerken
geçirdiği iki saatte tüm yaşamını, varlığını, bu dünyada nasıl bir anlam ifade
ettiğini bulmaya çalışır. Kahramanımız beklemenin verdiği tedirginlikle Paris
sokaklarında dolaşır durur. Bu sırada Cléo’nun yalnızlığını, başka insanlara
olan uzaklığını, sadece güzelliğiyle şekillendirdiği davranışlarını izleriz.
Sahip olduğu tek şeyin “güzelliği” olduğunu ancak onun da ellerinden kayıp
gidebileceğini hissetmeye başlayan kadın, her fırsatta aynalara bakar,
görüntüsünü seyreder ve ona çevrilen hayranlık ve arzu dolu bakışları yakaladığında
mutlu olur. Varda gerçek zamanlı kurguyu kullanarak bir insanın varoluşunun
anlamını sorgulamasını gösterir ve izleyici olarak tüm bu sorgulamayı kendimize
yöneltmemizi sağlar. Filmin etkileyici konusuna eşlik eden birbirinden güzel
kostümleri ne yazık ki hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğim Alyette
Samazeuilh’in elinden çıkma. Cléo’nun büyük puantiyeli elbisesi, şapka
dükkânında denediği şapkalar, siyah kolsuz elbisesinin üzerine taktığı kolye,
gecelik ve sabahlıkları, hepsi son derece incelikle seçilmiş parçalar. Tüm
kostüm ve aksesuarlar aktris Corinne Marchand’ın varlığıyla bütünleştiğinde
ortaya son derece şık ve elegan bir görüntü çıkıyor. Ama tabii tüm bunlar
sevgili Cléo’nun rahata ermesini sağlayamıyor. Dışı seni, içi beni yakar
misali.




Cléo de 5 à 7-1962
Daha çok belgeselleri ve kısa filmleriyle tanıdığımız
Danimarkalı yönetmen Jørgen Leth, “Det Perfekte Menneske” (Mükemmel İnsan) adlı
mükemmel kısa filminin adını bu başlık altında anmadan geçmeyelim. Film bir dış
ses aracılığıyla (yönetmen Jørgen Leth’in kendi sesi) sorular sorarak ve
gözlemleyerek mükemmel insanın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini bulmaya
çalışır. Son derece sade bir anlayışla çekilmiş ancak etkileyiciliği oldukça
fazla olan bu 13 dakikalık film, insan’ın en basit ihtiyaçlarını, (yeme-içme,
giyinme, seks gibi) nasıl ve ne şekilde meydana getirdiğini, nasıl ve neye göre
hareket ettiğini anlamaya çalışarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Mükemmel ve
kusursuz bir insan var mıdır, olmalı mıdır gibi sorular soran Leth, her insanın
temelde aynı şekilde hareket ettiğini, aynı şeylere üzüldüğünü ve aynı
şeylerden mutlu olduğunu gösterir. O halde bizi birbirimizden ayıran,
varoluşumuzu farklı kılan nedir? Tüm bu sorular karşısında bizi siyah-beyaz
kısa bir yolculuğa çıkaran yönetmen, kendisiyle aynı ülkeden provakatif
filmlerin yaratıcısı Lars von Trier’in de hayranlığını kazanmıştı. Bu
kıskançlık ve gıpta etme duygularıyla örülü hayranlık, ortaya izlemesi pek
zevkli başka bir filmi, De Fem Benspænd’ı (Beş Engel) çıkardı. Trier’in
engeller koyarak filmi tekrar çekmesini istediği Leth, varını yoğuna katarak
yine aynı kusursuzluğa ulaşmasını bildi. “Mükemmel İnsan”ın kostümlerine
baktığımızda şunları görürüz; papyon, ceket, ayakkabı, pantolon, çizme, çorap,
elbise, naylon çorap, sütyen, külot. İşte mükemmel insan böyle giyinir,
“hepimiz gibi”. Dış görüntümüzü şekillendiren giydiklerimizi en basit haliyle
tasvir ettiğimizde bunlara ulaşırız. Ancak onlara değer biçmeye başladığımızda
farklılaşır ve birbirimizden uzaklaşırız. Sonuçta; ‘mükemmel insan’ın belki de
tek kusuru, kalbinin ortasındaki beyaz, küçük bir lekedir.




Det Perfekte Menneske-1967
Varlığını sorgulayan bu karakterlerin üzerlerinde
taşıdıkları kostümler birbirlerinden farklı olsa da onları her halükarda
birbirine yakınlaştıran bir şey var; kafalarının içinde durmadan dolaşan bir
soru; “Ben neden varım?” Madem Godard’ın “Vivre Sa Vie”si ile başladık yine
onunla bitirelim. Anna Karina’nın kafede karşılaşıp sohbet ettiği adam Üç
Silahşörler’den bir hikâye anlatır; “Porthos, uzun boylu, güçlü, biraz da aptal biridir. Hayatı
boyunca hiç düşünmemiştir. Havaya uçurması için bir mahzene bomba yerleştirmesi
gerekmektedir. Bombayı koyar, fitili ateşler ve koşarak uzaklaşır. Fakat
birdenbire, gerçekten de 20 yıl sonra, düşünmeye başlar. Bir adımdan sonra
diğerini atmak nasıl mümkündür diye… Porthos bu yüzden koşmasını durdurur. Daha
fazla ileri gidemiyordur. Bomba patlar ve mahzen üzerine çöker. Omuzlarıyla bu
çöküşü engellese de birkaç gün sonra, sıkışarak ölür. Hayatında ilk kez
düşündüğünde bu onun ölümüne neden olmuştur.” Ve sanırım bu hikaye tüm yazıyı özetler; ne giyersen giy,
varoluşunu kalbinden çıkaramazsın.
* Bu yazı daha önce
futuristika.org için yazdığım ve orada yayınlanan bir yazıydı. Yoğun çalıştığım için yeni bir yazı yazamadım, bloğa bu kadar ara vermeye de gönlüm elvermedi :-)